30/11/2009
gubar-ı payine almam

Gubar-ı payine almam cihânı Yâ Resûlallah,
Değişmem muyine heft asumanı Yâ Resûlallah
Duyunca makdem-i teşrifin sulb-i pakinden Âdem
Değişti habbeye bağ-ı cinanı Yâ Resûlallah.

gubar:toz, heft:yedi sayısı, asuman:gökyüzü, muy:saç/tüy, makdem:gelme/dönüp gelme, habbe:tane, cinan:cennetler,

Ayağının tozuna cihânı verseler, almam Yâ Resûlallah,
Saçının bir telini, yedi kat göğü değişmem Yâ Resûlallah.
Senin teşrifinin, ter-temiz sulbünden geleceğini duyunca Hz. Âdem,
Bir habbeye, cinânı/cennetleri değişti Yâ Resûlallah.

posted by kaknus at 06:31 | in: siir
Yazı Linki | Arkadaşına Gönder | Yorumlar (yok) | Yorum Ekle
28/11/2009
şeyh'in kabri

fotoğraf:timur yalçın

İbn Arabi'nin kabrine yaptığı mutad ziyaretlerden elde ettiği iç iletişimler ile temsil edilen batıni bağ ve bu mahalde gerçekleştirdiği tefekkür sayesinde Nablûsî, Kaysûn Dağı'nın yamacına yerleşmenin sırrı hususunda kendi kendini sorgular.Aslında İbn Arabî türbesinin iki girişi vardır.Bunlardan birisi halka ait ve herkese açık olup güneydoğu tarafında bulunmaktadır.Diğer giriş ise, içinden küçük bir akarsunun aktığı bir bahçecikten türbeye açılır.Nablûsî'ye göre İbn Arabî Câmii''nin yolunu tutan kişiler, avluya geçtikten sonra türbeye girebilmek için yedi basamak inmek zorundadır:Bu İbn Arabî'yi kendilerinden aşağı gören zâhir ulemasıyla alakalıdır.Buna karşılık dağın sağ tarafından giren bâtın uleması bu hareketleriyle Şeyh'in yüksek mertebesini tasdik etmiş oluyorlar.Her iki yoldan gidenler neticede Câmiye varırlar ama Bahçe'ye sadece ikinciler girerler der Nablûsî.

 

İbn Arabî Düşüncesine Giriş/M.Erol Kılıç, sy46


24/11/2009
gündem

Cumartesi günü Dücane Cündioğlunun köşe yazısını okumuştum, sizde okuyup benim gibi beğendiniz mi acaba?, bu ülkede bu ayarda köşe yazısı yazabilen birilerinin olduğuna çok sevindim öncelikle.Ne kadar güzel vurgular ve tahliller mevcut.Bu yazıyı okuduktan sonra ilk işim Dücane Cündioğlu'nun youtube den katıldığı programları dinlemek oldu.Sadece felsefe üzerine olan değerlendirmelerden sıkılırım, o halde niye beğendim, hikmetli ve anlamlı buldum konuşmalarını.Ve kitaplarınıda okumam gerektiğini düşündüm dahası da.

 

Neyse, bir hikaye anlatıyor bir konuşmasında ondan bahsetmek istiyorum.Şimdi bir şeyh efendi ve onun müridi varmış.Bir köyden geçerken şeyh efendi müridinden rica etmiş, şu ırmaktan bana testi ile su getirir misin, tabi demiş mürid.Tabi demiş ama su yolunda bir güzel kıza rastlamış.Kızı beğenmiş, güzelliğine vurulmuş, peşini bırakamamış, kızda ondan hoşlandığını belli etmiş, derken kızın evini-yurdunu öğrenmiş, babasından istemiş, evlenmişler çocukları olmuş...zaman böyle akıp gitmiş.Bir gün eşi ölmüş, etrafındaki dostları ölmüş, çocukları kendisinden uzaklaşmış ve yalnız kalmış..bu yalnızlık içinde bir anda şeyhi gelmiş aklına ve tabi ona su götüreceği.Hemen bir testiyi kapmış ve nihayet şeyhinin bulunduğu yere gelmiş.Şeyhi onu görünce 'evladım nerede kaldın, nerede ise bende gidecektim' demiş.Dücane Cündioğlu hikayeyi anlattıktan sonra ekliyor, burada şeyh; kişinin kendisi.Yani insan kendisini ne zaman fark eder, ne zaman hatırlar; yalnız kalınca.Belkide şeyhinin burada kendisi oluşu, onun bizatihi gönlünün temizliği ve ayna oluşudur, yada metaforik olarak bizzat kendisi, belkide hiç fark etmez.

 bir başka fasılda aynı mevzu..

 bugün annemleri aradım öğlenden önce, malum arafattalar..arafat hac için çok başka bir ufuk, çok başka bir heyecan.Telefonla konuşurken konuşmamızın arka planındaki 'gürültü' kulağıma geldi ve hemen geçen yılı hatırladım.Hacca gidenler hatırlayacaklardır soluksuz sürekli bir ses yayını var; ya bir ilahi ya bir tekbir sadası ya bir sohbet.Bunların da elbette herbiririnin ayrı ayrı yeri var fakat ne kadar hacı varsa hepsine bunu dinletmek ve onları meşgul etmek??Belki kendi başıma kalmak, dalmak istiyorum.Bu gerçekten bir ızdırap.Sadece yapılan yayınlar değil, insanların anlayışsızlığı da katmerleştiriyor.Hatırlıyorum başka bir çadır, yada çadır eteği bulmaya çalışmıştım, başıma dikilmişlerdi.Peki o zaman insan ne zaman tek başına kalabilecek..Bu kadar kritik bir yerde insan 'o an' ı aramaz mı?Genede Allah yardım ediyor..İnsanlar şunu görmüyorlar; başkasının atmosferinde iken 'başbaşa' kalınamaz.Bunu Kâbe'yi tavaftada müşahade ettim, insanlar 'başbaşa' kalmaktansa başkalarının atmosferinde kalmayı tercih ediyor...orada bile...

 

bence diyanet hacdaki bu soluksuz yayınlarını gözden geçirmeli, insanları bu kadar işgal etme hakkına sahip olup olmadığını sorgulamalı...hayatta bir defa orada olmak ya ele geçer ya geçmez..


posted by kaknus at 18:45 | in:
Yazı Linki | Arkadaşına Gönder | Yorumlar (yok) | Yorum Ekle
20/11/2009
ibadet sembolizmi

Bir ibadetin sembolizmi cevherindedir, o olmadan ibadet mahiyetini kaybeder.Mesela bedenin secdesi Batınî bir mahvı içermediği sürece bedenin bir hareketidir.Aynısı, insanın içini de temizlemeye işaret etmeyen abdest için de geçerlidir.Abdest ve secde ibadetleriyle sembolize edilen Batınî mahvın ve arınmanın derecesinin tarifleri herkesin fehminin gücüne göre çeşitlilik gösterecektir.Aynı şey diğer ibadetler içinde geçerlidir.Gazali, haccın ihrama girmeden önce ayakkabının çıkarılmasının, aynen Musa’nın sandaletlerini Mukaddes Tuva Vadisi’nde çıkartması gibi, kişinin bu dünyayı ve öte dünyayı üzerinden çıkarılmasına işaret ettiğini söyler.Ama şunu da ekler: ‘Eğer nefsin bu remizden kaçarsa O’nun Kelamında rahat bul: ‘O gökten su indirdi de vadiler kendi ölçülerince dolup taştı’ çünkü tefsirler bize suyun Marifet, vadilerin de kalpler olduğunu söyler.’

 

20.yüzyılda bir veli/sy.223

20/11/2009
celâl-cemâl

Şeyh daha sonra bu mülahazalarını haccın sembolizmiyle izah eder.Kâbe’yi tavafın, Huzûr-u Ehadiyye’de duyulan istiğrakı ifade ettiğini söyleyen Şeyh Mescid-i Haram’ın dışındaki iki tepeciğin, Safa ile Merve’nin de Cemâl ve Celâl’e işaret ettiklerini belirtti.

 

‘Ariflerin bu iki makam arasında gidip gelmesi beşikteki çocuğun sallanması gibidir.Onları bir o yana bir bu yana hareket ettiren ve ariflerin zaten Huzûr-u Ehadiyye’yi tavaf ederken duydukları istiğrakla kendilerinden geçtikleri için ve hatta O’nun  bir parçası oldukları için artık buralarda müşkilat çekmesinler diye her iki makamda  da onları koruyan yed-i Rahmet-i ilahidir.Bu sebeple zaten onların içinde olduklarından ne Cemâl ne de Celâl arifleri batınen etkilemez fakat sâir kimseler için ikisi de birer imtıhan vesilesidir.Sizi bir imtıhan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz.Arif için Celâl-i İlahî Cemâl-i İlahî’den ayrı değildir, o yüzden her ikisi de ona hoş gelir.Şeyhimiz Sidi Muhammed  el-Bûzîdî sıkıntılı anlarında sık sık ‘Celâlimle Cemâlim birdir’ derdi ve onun merhalede mutluluğunun Cemâl mertebesindekinden daha hararetli, hikmetinin daha bereketli olduğunu görürdük.

 

20.yüzyılda bir veli/Sy.185

 


20/11/2009
hayat

Hayat senin vasıflarından biri değildir çünkü sen yaşayan sûretinde ölüsün, aslında olmadığın birisi olduğunu iddia eden bir mecnun gibisin.Ama sen Rabbinin huzuruna çıkarılsaydın, bedenini ceddin Âdem’in bedeni olarak yere atsaydın, O sana Ruhundan üfleyip seni kendi şeklinde yaratsaydı o zaman sen,  faniliğini idrak ettiğinden yanlışa düşmeden ‘Ene Hayy’ diyebilirdin.Halbuki önceden kendine Hayat atfederek ve nefsine bağımsız bir varlık vererek Rabbinle iddialaşıyordun.

 

20.yüzyılda bir veli/Sy.179


<<önceki sayfa |1/86|